Yıl sonuna doğru iyice hareketlenen takvim yine en eğlenceli ve en renkli etkinliklerle dolu! Ünlü grupların konserleri, tiyatrolar, söyleşiler, ve sergiler… Peki, kesinlikle gidilmesi gereken, gidince keyif alacağınız etkinlikler hangileri? derseniz benim bu yazımda size gidince keyif aldırıp, hatırladıkça kimi zaman gülümsetecek kimi zaman da hüzünlü anılar için size birkaç önerim var…

2017 yapımı “EL BAR” adlı filmden esinlenerek uyarlanmış BABA SAHNE’de oynayan TAXİM oyunu ne mi anlatıyor:

“Taxim Bistro”da yolları kesişen birbirinden farklı hayatları… On farklı insan, on farklı kader.
Bir araya gelmesi mümkün ama bir arada yaşaması imkansız olan bu insanların yolları, bir anda beliren “hayatta kalma” kavşağında sınava tabi tutulursa neler olur?
“Taxim”, sistemin baskıcı düzeni ile kişisel bencilliklerin ve önceliklerin kesiştiği Araf’ın oyunu. Kara komedinin doruklarından, ölümün kıyısına gelgitler yaşayan bir hikaye.
Herkes yaşamayı hak eder mi? Yaşama hakkı taksim edilebilir mi? İşte bütün sorun bu.

Ayrıca Piyalepaşa’da ArtSümer GALERİ’de geçtiğimiz cumartesi günü açılan ONUR GÜLFİDAN’ın, incelikle derlediği kompozisyonlarında insan doğasını ve 80’lerden bu yana görsel algısını şekillendiren sinema, çizgi roman, animasyon ve dijital oyunların etkilerini, almış olduğu klasik sanat eğitimiyle birleştirerek bize SADECE GÜLÜMSETEN ANLAR sergisi 9 ARALIK’a kadar gezilebilir.

Ay boyunca ise AKM’de gösterime devam edicek, Peter Shaffer tarafından kaleme alınan, dünya müzik tarihinin unutulmaz bestecileri Wolfgang Amadeus Mozart ile Antonio Salieri’nin eşsiz hikayesi AMADEUS ise SELÇUK YÖNTEM oyunculuğunda mutlaka izlenmeli.

Bugün Fransa deyince birçoğumuzun aklına muhtemelen ilk Paris gelse de, geçtiğimiz günlerde Fransa’nın Paris dışındaki şehirlerini gezip görme fırsatı buldum. Fransa’nın 18 bölgesi de birbirinden güzelken ve her bölgenin de kendine has karakteristik özelliklerine bir kez daha hayran kaldım. Bu sefer ki durağım: Fransa’nın kuzeyinde, Bretanya ve Normandi’ya bölgesi oldu.  

Bretanya ve Normandi’ya bölgeleri; uçsuz bucaksız mısır tarlaları, meyve bahçeleri, iki katlı taş evleri ve pitoresk manzaralarıyla meşhur olsa da bugün bölgenin en meşhur yapısı Mont Saint Michel Manastırı ile gezimize başladık.

Fransa turizmi bugünlerde Paris haricinde görülmeye değer yer Mont Saint Michel bölgesine ağırlık verdiği haberlerini daha önce de okumuştum. Tarihi, ünü ve bütün ihtişamıyla yerli ve yabancı turistlerin gözdesi olmuş durumda! Mont Saint Michel’e dilerseniz, arabayla PARİS’ten 4 saat gibi bir sürede, dilerseniz de TGV denilen hızlı trenlerle önce Rennes’e oradan da otobüsle toplam 3,5 saatte Mont Saint Michel’e NORMANDİ  bölgesine varabilirsiniz.

Günümüzde Normandiya’nın simgesi ve bir kültür mirası olan Mont Saint Michel, Guy de Maupassant’ın deyişiyle “devasa granit bir mücevher, oya kadar ince kuleler ve narin çan kuleleriyle dolu” ihtişamlı bir manastır. Mont Saint Michel, Avrupa’nın en şiddetli gelgitlerinin olduğu, tehlikeli bataklıklarla çevrelenmiş ve yalnızca dar bir geçitle ulaşılabilen bir kayanın üzerinden görkemle yükselmektedir. Mont Saint Michel’in bu kadar ilginç ve özel bir yer olmasında bu gelgitlerin (metcezir) rolü büyüktür. Zira bu gelgitler sırasında deniz seviyesi neredeyse 14 metreye kadar alçalırken, deniz de manastırdan 14 kilometre kadar uzaklaşmaktadır. Deniz çekildiği zaman turistlerin rehber eşliğinde etraftaki kumlarda yürüyüş yapması ve yakında bulunan küçük adaya yürüyerek geçmesi de mümkün. 

En Ünlü Hac Yerlerinden


İlk olarak 8. yüzyılda bir ibadethane olarak inşa edilen manastır, zaman içerisinde eklemeler yapılarak bugünkü halini almıştır. Bu küçük adacığa en son yapılan eklemeyse bugün tam tepeden göğe doğru yükselen Neogotik üsluplu manastırdır. Mont Saint Michel Manastırı’nın tepesinde yer aldığı kayanın etrafı, bataklığa gömülme ya da suların yükselmesiyle boğulma riskini barındırsa da Orta Çağ hacıları için en ünlü hac yerlerinden biri olmuştur.

Martin McDonagh, enstruman olarak sinemayı kullanan harika bir düşünür. Anlattığı, kurcaladığı meseleyle insanlık tarihinin en büyük başyapıtlarından biri desem! 

1923’de geçen hikayeyi izledikten sonra, zihninizde tekrar oynatın ve bu kez hikayeye internet, cep telefonu, televizyon ekleyin, sonra içine biraz yakın çevrenizdeki insanları serpiştirin, anlatıda bir şey değişmediğini göreceksiniz. 

 “Boşçuluk ya da pastoral insan” ile “çemberini ilkel insandan farklı bir biçimde eser bırakarak tamamlama bilincine erişmiş az sayıda “öteki” üzerine kurduğu #TheBansheesOfInisherin de sinemacılık hünerleri hayli zayıf yazdığı metnin değeri yüksek, hem de çok yüksek. Kitabı olsa okumak isterdim deseniz de!Filmde Sioban’ın kız kardeşi gibi çok okursanız evde kalabilirsiniz 🤣

Pastoral insanın aydın karşısındaki kompleksinin oluşumunu, toplumun sanatçıda yetenekten çok önce neden mütevazılık baskısı kurduğunu, neden sanatçıların bir sürü vasfından söz etmek dururken “çok mütevazı” dendiğini, farkındalığı oluşan insanın kibirli/diğerinin boşçulukla damgalanması açmazının hangi şartlarda yeşerdiğini, düşünen ve üreten insanın yalnızlık gereksinimini anlayacaksınız. Belki bunca yaygın bir söylem haline gelen “felsefe yapma, edebiyat yapma” sözlerinin de niye bu kadar yaygın kullanıldığını anlarsınız.

Colin Farrell Mel Gibson’ın 40’lı yaşlarına benzemiş. 

Sinemacının her filminde müzikleri  #CarterBurwell’e emanet etmiş. Bestelerinde çoğunlukla coğrafyamızda çok tanıdık yarım sesler seçiyor. Böylece müziğini dikkatli dinlediğinizde bazen “Kızımız Olacaktı” (The Deer adlı teması mesela ) bazen de bu filmde olduğu gibi “Arapsaçı” (Walking Home Alone teması örneğin) ile benzer yerlerde gezinen dizilimler işitip gülümseyebilirsiniz.

Disneychannelturkiye’de izleyebilirsiniz.

Pandemi sürecinden beri denediğim fakat bir türlü yumuşak ekmek yapamadığım günler nihayet Usla’da ekmek atölyesi sayesinde son buldu. Bir kez daha anladım ki, eliniz hamura değmeden ve emek vermeden bu işi öğrenmek mümkün değil. Ekşi mayalı ekmek oldukça fazla emek istiyor. Her deneyişinizde yeni bir şey öğreneceksiniz.

Bu atölyede birincisi hayatınız boyunca yapmak isteyeceğiniz bir ekşi mayalı ekmek tarifini öğrendim. İkincisi; fermantasyon sürecini izlemek, katlamalar sırasında hamurun nasıl tepki verdiğini gözlemlemek, şekil verdikten sonra ne kadar dik ayakta kalabildiğinde sınandım… Bütün bu süreç ileride yapacağınız ekşi mayalı ekmeklerde de işime yarayacak tecrübelerdi elbette.

Ekşi maya konusu tam bir derya. Ekşi mayanın sindirime katkıları hakkında ise bazı bilgiler de mevcut. İşte o bilgilerden bazıları:

 Sindirim Enzimleri: Sindirim enzimleri, gıdaların sindirim sürecinde yardımcı olan proteinler. Ekşi maya, bu enzimlerin üretimini teşvik eder ve sindirimi kolaylaştırabilir.

Prebiyotikler: Ekşi maya, sindirim sistemimizde yararlı bakterilerin büyümesini teşvik eder. Bu bakteriler, sindirim sisteminin sağlıklı olmasına yardımcı olur ve bağışıklık sistemi fonksiyonunu destekler.

Lif İçeriği: Ekşi mayalı ürünler, genellikle geleneksel mayalı ürünlere kıyasla daha yüksek lif içeriğine sahip. Sindirim sürecini düzenler, bağırsak hareketlerini teşvik eder ve sindirimi kolaylaştırır.

Gluten Duyarlılığı: Ekşi maya, bazı insanlar için geleneksel maya türlerine göre daha iyi tolere edilebilir olabilir. Bu nedenle, gluten duyarlılığı veya intoleransı olan kişiler ekşi mayalı ürünleri daha iyi sindirebilir.

Ancak, her bireyin sindirim sistemi farklıdır ve ekşi maya bazı insanlar için sindirimi kolaylaştırabilirken, diğerleri için aynı etkiyi göstermeyebilir. Sindirim sorunları yaşayan veya özel bir diyeti olan bireyler, sağlık uzmanlarına danışarak kendi durumlarına en uygun olanı belirlemelidir.

Ekşimayalı ekmek yapımında malzemelerden katlayış tekniklerine, ortam ısısından pişirmesine kadar her detayı için videolarından tut tariflerine kadar yüzlerce kafadan yüzlerce ses çıksa da benim derdim de bundan sonra kendi yaptığım atalık unlarla bir başka ekmeği nasıl yiyebilirim?

NETFLİX’de izledigim dizi ‘LÖ TUR’ Tour De France (Fransa Bisiklet Turu) veya kısaca Le Tour (Lö Tur)…

113 yıllık büyük spor şöleni (sadece Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğramıştır) akılsızlığına, vicdansızlığına, vahşetine tanıklık edip umudu kestiğim(iz) insanoğlunun itibarını bir süreliğine geri kazandığı gerçek er meydanı… 

23 güne yayılan 21 etap boyunca kan, ter, gözyaşını görürsünüz. Büyük bir sınav verdikleri uğruna çalıştıkları herşey adeta bir araya gelmiş. Taşlı yollarda yarış kaybetmemek için çelik iradeler, neredeyse akıldışı fiziksel performanslar, duygusal patlamalar ve çöküşler, ölümün kıyasından dönenler 200 küsur kilometrelik etabın son saliselerinde çözülen düğümler bir arada…

Her yıl değişen tur güzergâhını tamamlayan bir bisikletçi ortalama 486 bin kez pedal çevirmiştir, 124 bin kalori harcamıştır. Hızı kimi zaman 70-80 (bazen de daha fazla) kilometreye ulaşır yarışçının, kimi zaman tamamını önde götürdüğü bir etabı rakibinin son atağına karşılık verecek mecali kalmadığı için kaybeder. Fiziğin ötesinde zihinsel bir yarıştır ve seyredene de gurur verir… 

Ve şimdi NETFLİX’de dizi olmuş. İzlerken Fransa’ya bir kez daha hayran kalacağınız dizi! 


Türkiye’de sanat terapisi alanına yönelen Şeyda Turgut Çuhadaroğlu, sanatın yaşamımıza dokunan yanlarını anlattı. Hayatı boyunca hep duygusal olarak zorluklar yaşayan ve hep bunların üstesinden gelmek için çabaladı. Sanat terapisinin  en iyi gelecek yol olduğunu hissedince de, bu nedenle yüksek lisansını psikoloji alanında yaptı. Sanatın iyileştirici gücünün, her ne kadar ülkemizde çok bilinmese de, dünyanın bir çok ülkesinde çok fazla alanda kullanılmakta olduğunu dile getiren Şeyda Turgut Çuhadaroğlu, sanat terapisinin bilinmeyenlerini anlattı.

Ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Çocukluğumdan beri kendi kendime çizerdim fakat bazı imkansızlıklardan ötürü eğitim alma fikri çok sonra gelişti. Üniversitede farklı bir bölüm okurken yarıda bırakıp resim öğretmenliği okumaya karar verdim. Evde olduğum zamanlarda her türlü farklı tekniği ve malzemeyi denemekle beraber, daha çok suluboya çalışmalara ağırlık veriyorum. Ama bir de dışarısı var… Doğada olduğumda kendimi kaybediyorum ve yaratıcılığımın, enerjimin, üretkenliğimin arttığını hissediyorum. Özellikle doğada, doğal malzemelerle, dışavurumcu çalışmalar yapmaktan çok zevk alıyorum. Kimi zaman toprağa şekil veriyorum, kimi zaman gözüme hoş gelen yerleri boyuyorum. Etrafa baktığımda resim yapılabilecek koca bir tuval görüyorum. Baktığım her şey yeniden renkleniyor, şekilleniyor, benden bir parça oluyor ve ben sanki doğaya karışıyorum… Bazen kendi bilinçdışı süreçlerimi yansıtıyorum yaptıklarıma, bazen içsel bir sancı akıp gidiyor parmaklarımdan… Yangından sonra Ege’de yaptığım çalışmalar mesela… Doğanın, insanların, herkesin çığlıklarıydı oraya yansıyanlar; sadece bana ait değildi oradaki duygular… Etrafıma baktım, oradaki acıyı hissettim ve sadece dönüp boyamaya başladım… Bana göre onlar zaten oradaydılar, ben sadece üzerinden geçtim… İşte sanatı bir dil ve sağaltım aracı olarak kullanmayı en basit haliyle böyle örneklendirebilirim. Ne diyordu Frida Kahlo; “İfade etmek kurtulmanın başlangıcıdır.”

 

ELİNİZ KALEM TUTABİLİYORSA, SANAT TERAPİSİ İÇİN UYGUNSUNUZ!

 

Sanat terapisi nedir?

 

Sanat terapisi içinde bir çok kavram barındırmakla beraber, en basit tanımıyla, duygusal ve düşünsel süreçlerimizi sanat yoluyla ifade ettiğimiz ve ifade ettikçe rahatlamayı, kabulü, farkındalığı deneyimleyebileceğimiz çalışmalar. İşin teorik kısmından ziyade uygulama kısmı çok daha güçlü. Ancak deneyimlenerek tam olarak anlaşılacak bir yöntem. Bu nedenle de eğitimler de hep uygulama ağırlıklı. Bu konuda uzman kişilerin liderliğinde gerçekleşen, çerçevelendirilmiş uygulamalardan bahsediyorum. Yani her önüne gelenin bilinçsizce uygulayacağı bir yöntem değil. Sanat yapmanın ötesinde olan, ciddi bir eğitim süreci gerektiren terapötik uygulamalar yapılıyor.

 

Nasıl uygulanır?

 

Birçok insan sanat terapisi dediğimizde bir adım geri çekiliyor ve söyledikleri ilk şey genelde “ben çöp adam bile çizemem ki!”gibi şeyler oluyor. Panik yok! Çünkü asla “iyi yapmak, güzel yapmak, doğru yapmak” gibi bir amaç yok. Eliniz kalem tutabiliyorsa, sanat terapisi için uygunsunuz.  Yaşınız 5 de olabilir, 85 de, hiç farketmiyor… Amaç, sadece ifade etmek olduğu için güvenli bir alanda, yorumlamadan, yargılamadan ve eleştirmeden yürütmek. Sanatın bir çok formunu kullanabiliyor. Programın gidişatı biraz katılımcılara göre şekilleniyor.

 

Bazen çok kaygılı kişiler, hiçbir şey yapmak istemiyor, her şeyden kaçıyor. Oysa ki eğitim sırasında ortaya çıkan olağanüstü bir durum olabiliyor. Her koşulda duruma göre şekil alabilmeyi öğrenmek gerekiyor önce.

 

 

 

Sanatın insan yaşamına olumlu katkıları nelerdir?

Sanatın ilk çağlardan beri bu denli canlı kalabilmesinin bence en önemli nedenlerinden biri, bir ifade aracı olması diyebilirim. Sözcükler, mimikler, sesimiz bizim için nasılsa, sanat da aynı işlevi görüyor. Bunu her sanat dalı için söyleyebiliriz. Sanat yapıtı cevaptan daha çok sorudur aslında… “Ben kimim?” der, “Ne istiyorum? Ne hissediyorum?” der… Çoğu zaman esere bakıp yanıtlar ararız kendimizce. Çünkü çoğu zaman bir soruyla karşı karşıya kalırız aslında. Cevabı içinde gizli bir soru…  Resim aslında dil öncesi döneme dayanır. İnsanlık henüz sözel iletişim kuramıyorken bile çizmeyi biliyordu. Bunu mağara resimlerinden görebiliyoruz. Bunun nedeni ise ifade etme arzusunu ortaya koymak. Bu da bize içsel bir rahatlamayı sağlıyor. Bugün bunu konuşarak yapabiliyoruz. Ama ifade edecek kelimeleri bulamadığımızda yine kendimizi üretirken bulmamız çok olası… Ayrıca sanat terapisinin sözel ifade konusunda zorluk yaşayan, kelime haznesi henüz yeterince gelişkin olmayan çocuklarda, dezavantajlı gruplarda, kendini ifade etmekte zorlanan psikotik hastalarda, travma yaşamış ve engelli bireylerde yaygın kullanılmasının bir nedeni de budur.

 

Duygusal olarak kişiyi zorlayan duygu ve düşünceleri güvenli bir alanda, zorlanmadan, sözcüklere ihtiyaç olmadan ortaya koyma ile bunu bir lider eşliğinde yaparak, gerekli müdahalelerle kişiyi rahatsız eden duyguların katarsisine olanak tanır bu yöntem. Ayrıca sanatın diğer katkılarına da değinecek olursak, insanın varoluşunu ortaya koymasına, üreterek haz duymasına, onay ve beğeni ihtiyacının karşılanmasına, stresi azaltmasına ve zihnini sakinleştirmesine, benlik saygısını yükseltmesine, motivasyon sağlamasına, bazen sosyalleşmesine, bazen ise yalnız kalabilme kapasitesini arttırmaya katkı sağlamasına, kendini tanımasına ve keşfetmesine, ortaya çıkarılan ürünleri satabildiğinde de maddi gelir sağlamasına olanak tanır.

 

Sanatın insan yaşamında sürdürülebilir olması için ne tavsiye edersiniz?

 

Sanatı yapmak için bence önce yapmaya ihtiyaç duymak gerekiyor. Bahsettiğim şey dışsal bir nedenden ötürü değil, içsel olarak bunu hissetmek. Öyle olunca zaten bir şekilde sürekliliği sağlanıyor. Bu süreçte de yenilikler katmak bizi her açıdan ileriye taşıyan bir etki oluyor. Çünkü kendi yaratım sürecinize her yeni dokunuş, yeni bir ülkeye taşınmak, yeni bir dil öğrenmek ve yeni bir şehri keşfetmek gibi; hem heyecan dolu, hem haz veren, hem öğretici, hem farklı bir ifade biçimi ve yeni keşiflere olanak sağlayan yollar olarak nitelendirilebilir. Her deneyiminizin öncekilerden farklı olmasına özen göstermek sanatın sürdürülebilirliğine olanak sağlayacak; yeni sorular sormayı, yeni cevaplar almayı, yeni yöntemler keşfetmeyi ve sonunda kendi üslubunuzu oluşturabilmeyi sağlayacaktır. Bu arada tabi ki kullanılan malzemelere de değinmek gerekiyor. Ülkemizde bu kriz ortamında insanlar yeterince maddi karşılık bulamadığı bir şeyleri üretmek ve buna yatırım yapmak konusunda zorluk yaşıyor olabilirler. Çok pahalı malzemeler tercih edenler de var, eline ne geçerse ondan bir şeyler yaratanlar da… Arada mutlaka fark oluyor ancak bu demek değil ki ucuz malzemeyle ya da herhangi bir şeyle yaptığınız çalışmalar kötü olur… Asla… Atık malzemelerle bile bir şeyler ortaya koyabilir, boyanız bittiğinde alternatifler üretebilirsiniz. Ben doğada olan her şeyi değerlendirmeye çalışıyorum ve çoğunlukla yanmış odunları, gıda boyalarını, bazı bitkileri ve taşları kullanıyorum. Mesela bazı taşları boyarken, açık renk olacak yerleri taşı taşa sürterek elde ediyorum. Asla bitmeyecek kadar açık renk boyam var demek oluyor bu yani doğa size istediğiniz birçok malzemeyi zaten sunuyor. Bakmayı, görmeyi ve zihnimizi çözüm için kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor sadece… Doğaya hiçbir zaman zarar vermedim ama yine de bu konuda yanlış anlaşıldığım ve çok tepki gördüğüm zamanlar oldu. Bu nedenle de bir süredir kök boya yapımı konusunda araştırmalar yapıyorum ve sanıyorum ilerleyen günlerde bununla ilgili çalışmalar deneyimleyip, akademik olarak da işbirlikleri yapacağız gibi görünüyor.

 

Sanat terapisi neler vaat ediyor?

 

Sanatın iyileştirici gücünün, her ne kadar ülkemizde çok bilinmese de, dünyanın bir çok ülkesinde çok fazla alanda kullanılmakta olduğunu görebiliyoruz. 1940’lı yıllarda İngiltere ve Amerika’da eş zamanlı ortaya çıkmış, yıllarca üzerinde çalışılmış, geliştirilmiş, bilimsel olarak kanıta dayalı uygulamalara yer verilmiş ve bu süre içinde etkinliği ortaya konulmuştur. Bu da yaygın kullanım alanları olmasına olanak vermiş, özellikle klinik uygulamalarda iyileşmeye katkı sağladığı gözlemlenmiştir. İyileşme denildiğinde akla direkt olarak hastalık geliyor elbette. Evet, fiziksel hastalıkların kökenindeki ruhsal sıkışmaları göz önünde bulundurursak bir çok fiziksel hastada uygulandığı gibi, kanserli bireylerin tedavi süreçlerinde, özel gereksinimli çocuklarda, afet bölgelerinde, travma yaşayan bireylerde, bir çok psikolojik rahatsızlığa sahip kişilerde, rehabilitasyon merkezlerinde, huzurevlerinde ve çocuk esirgeme kurumlarında, hapishanelerde, okullarda ve de bazı iş yerlerinde sanat terapisi çalışmaları yapılmakta, bunun sonucunda da daha iyi hissetmeye katkı sağlaması gibi olumlu geribildirimler alıyor. Sanat terapisini aynı zamanda gerçek kendiliğinizi tanıma ve keşfetme, farkındalığı arttırma, sosyalleşme, stresi azaltma ve ruhsal sağlığınızı koruma nedeniyle de tercih edebilirsiniz. Ruhsal sağlığımızı destekleyici bu yöntemlerin gün geçtikçe ülkemizde de yaygınlaşmasını ve gereken desteğin sağlanmasını umuyor.

 

2009 yılında Adrasan’a gittiğim dönemden beri tanıdığım gazeteci Burhan Özbilici’nin kahramanlık hikayesini, 2016 yılında gazetelerden okudum. Bu tatilimde Burhan Özbilici’nin kahramanlık hikayesini kendinden dinleme fırsatı buldum.

TEDX gibi konferanslara konu olacak hikayesi, fotoğraf çekmeyi seven iletişim öğrencilerine ders niteliği taşıyor. Boynunda her daim taşımayı eksik etmeyen Leica’si, adeta bir uzvu olan fotoğraf makinesinin perde arkasıymış ‘Cesaret’.

Associated Press haber ajansının Türkiye operasyonunun bürosu’nda kıdemli foto muhabiri Burhan Özbilici’nin hikayesi hep dış basına konu oldu; World Press 2017 ve o yılın dünyadaki önemli bazı ödüller, WPP sergilerinin açılışlarında,  üniversiteler ile İtalya’da iki edebiyat festivalinde konuşmaları da bunlardan bazıları… Hikayesini dinlerken, Avrupa’da pekcok ve ABD’de Princeton University’de dinleyenlerin ayakta alkışladığı bu hikayenin kıymetini Türkiye’deki basın ve universiteler neden bilmedi, görmedi? diye bir kez daha düşündüm.

Bir çok ödülün sahibi olan Burhan Özbilici Avusturya başbakanı, Hollanda Prensi’nin de konuğu olarak uluslararası toplantılarda ve Kanada, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde gazete, televizyon kanalllari, dergiler ve radyolarda bu hikayesini anlatmış. Bayeux’de – Fransa’da, bu hikayeyi en çok gençler, ilkokul ve lise öğrencileri çok sevmiş,  hayali de tüm gençlere bu hikayeyi anlatmak.

Ödüllü Fotografçı Burhan Özbilici ve Hikayesi!

Uzun zamandır görüşmediği arkadaşıyla buluşmak üzere, Çankaya Belediyesi Kültür Merkezindeki sergiye cantasında hep taşıdığı fotoğraf makinesiyle gitmiş. Rusya’da günlük hayat üzerine bir fotoğraf sergisi.. Çankaya Belediyesi Çagdaş Sanatlar Merkezi’ndeki sergide Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, konuşurken arkasında duran siyah takım elbiseli genç adamı herkes koruması sansa da ansızın silahını çekmiş ve adamı vurmuş! Arapça sloganlar atarak Büyükelçiyi vurup, öldürmüş.

Büyükelçi Karlov’un cansız bedeni sırt üstü yatıyor, katil elinde silah etrafı terörize etmeyi sürdürüyor. Davetliler kendilerini yere atıp duvar diplerine kaçışırken Burhan Özbilici, kaçmak yerine olduğu yerde durdu. Fotoğraf makinesinin deklanşör düğmesine basmaya devam etti. Ve sonuna kadar oradan ayrılmadı. Tehlikenin tabii ki farkında olduğunu ancak o anda, “İstiklal Savaşı” kahramanı bir babanın oğlu olarak bütün sermayem vatan sevgisi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek alan birisiyim, onun gücünü yanımda hissettim dedi ve ondan aldığım cesaretle işimi yapmaya devam ettim. Ertesi gün dünyayı sarsan, yüzlerce gazetede manşet olan ve sadece Facebook’ta 18 milyon defa bakılan ve bir çok ödül getiren o fotograf ortaya çıktı. Dışarıda büyük bir cesaret işi olarak yorumlanan bu hikayesini, dinleyen herkes ayakta alkışlıyor.

Geçtiğimiz günlerde Suadiye’de Remzi Kitapevi’nde EMRE KONGAR’ın imza gününe gittim. Pandemi nedeniyle iki yıl ara verdiğim en kalabalık etkinliklerden ilki. Yıllar sonra kendisiyle tanışma fırsatı bulacaktım. 30’uncu baskısından her pazar annemin sesli şekilde bize okudugu ‘Kızlarıma Mektuplar’dan sonra.

Ne zaman tarihi bir kitap okusam sıkılırdım. Bu kitap yargılamadan, olaylara kişileri yönlendirecek yorum yapmıyor, geniş bir açı ile bakılarak hazırlanmış tematik şekilde bir kitap 1919 -1971 tarihini gözler önüne Zülâl Kalkandelen ile sermiş. Sayfa tasarımı dahi kronolojik.

Çoğunlukla kendi ülkemiz olmakla birlikte dünyada meydana gelen önemli olaylara yer veriliyor.

Kısa net yazılmış ve sadece olanlar anlatılmış.

Kitabı okurken Atatürk döneminde ve 1960’lı yıllarda kadına değer verildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Toplumda her alanda yer alabildiğini net bir şekilde gördüm.

Ama asıl acı yanı hangi dönem olursa olsun, fikir ve düşünce özgürlüğünün olmaması, gazetecilerin ve sanatçıların tutuklanmaları, gazetelerin ve dergilerin kapatılmaları vs gibi olayların hep yaşanması…

Bu kitabın ardından ikinci kitap hazırlıgına başladıgını sosyal medyada geçtigimiz günlerde duyurdu. Ön yargılarınızı kırın. Geçmişi bilmeyen geleceğini bilemiyor.

 

Salgının başladığı dönemde her akşam Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına kilitlenirken günlük istatistiklere hava raporu gibi bakar hale geldiğimizi geçen köşe yazısında Kanat ATKAYA dile getirmişti.

Dün Galatasaray’ın Marsilya maçında tur biletini garantilediği maçına gittim… herkesin aklında aynı soru vardı… Bu kadar hassas davranıyorsam, ben o maça nasıl gittim diye. 2 sene boyunca vebali olur diye kimseyle görüşmedigim kalabalık ortama girmedigim süreç, baktım ruh saglıgımı bozluyor bide boyle yaşamayı deneyim dedim. Stresi zaten yetti.

Ya Tedbir Ya Karantina

Toplu taşıma kullanmadım, maça erken gidip maçtaki kalabıga karışmayım diye uzatmaların süresi belli olunca çıktım. 2 maske taktım. Maç boyunca tezaruhatlarda maskemi çıkarmadım. Korur muydu bilmem ama maç sonrasında fıs fıs kolanya sıkarak eve gelip ailemle temas kurmamak aldıgım en büyük tedbirdi.

Yani ne olacağı belli… Bundan sonra ne yapacağım ona bakalım; ya tedbir alarak kısıtlamalı şekilde sosyal olacağım ya da karantina…

Güzel kokusu ve çok sayıdaki faydasıyla kozmetik sektörününbaş tacı olan gül suyunu tarihte ilk İranlılar’ın damıtarak kullanıldığı biliniyor. Geçmişten günümüze pek çok kültürdefarklı amaçlar için kullanılan, Hinduizm ve İslamiyet’te de önemli bir yere sahip olan gül suyu, insan vücudu için mucizevietkiler sunuyor. Günümüzde pandemide etkisinden dolayı artanhijyen vekişisel bakım ihtiyaçları sonucundaşifası ve gücüyle gül suyu en çok tercih edilen ürünlerin başında geliyor .

Başta cilt bakımı ve temizliğindeki hızlı etkisiyle hemen hemenher evde yerini alan gül suyu; cilt kuruluklarını gidererek pH dengesini düzenleme, cildi sakinleştirme, yara ve kesikleri hızlıiyileştirme, erken yaşlanmanın önüne geçme gibi cilt sağlığınıkorumada kalkan görevi üstleniyor. Sivilce oluşumunun önünegeçmesiyle özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin çözümortağı olan gül suyu, egzama riskini düşürdüğünden alerjik cilttipine sahip olanların da kurtarıcısı oluyor. Ciltte oluşaniltihaplara bile kısa sürede müdahale edebilme özelliğine sahip olan bu mucizevi su, her cilt tipi için uygun olma özelliğitaşırken, kimyasal madde içermeyip tamamen doğal olaraküretildiğinden hiç bir yan etkisi de bulunmuyor. Kaşıntı problemi yaşayanların derdine son veren gül suyu, yağdengesini korumaya katkı sağlarken cilde parlaklık da kazandırıyor. Özellikle duştan sonra tüm vücuda masajlauygulanması tavsiye edilen bu şifalı ürün, vücudun herbölgesinde güvenle kullanılabiliyor.

ANNELER GÜNÜ’NÜ ROSEBELLA GÜL SUYUYLA TAÇLANDIRIN!

Faydaları saymakla bitmeyen Rosebella gül suyu , Isparta’nın en kaliteli damascena güllerinden distilasyon yöntemiyle üretilen cilt temizliğinde ve bakımında etkili ürün kullanmak isteyenler için harika ürün. Çünkü hem cildinizi ferahlatmak içinde kullanabileceğiniz bu ürün kusursuz makyaj temizliği de sunuyor. Ayrıca kullanımı da çok basit.Başka hiçbir ürüne ihtiyaç duymadan dermatolojik olarak test edilen Roseballe gülsuyunu göz, dudak ve ten makyajının tümünü silmek için gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Ayrıca helal sertifikası ve alkol içermeyen, esans içermez sertifikası da var.Anneler Günü için en kıymetli hediye alternatiflerinin de başında geliyor. Çok sayıdakifaydası ve fresh kokusuyla anneleri mest edecek bu doğalseçeneğe, pandemi dönemi hediye seçimlerini zorlaştırsa da ulaşmak da çok kolay. Tüm Carrefour marketlerde satılan %100 saf Rosebella gül suyu ile hem annesinin hayatına katkı sağlamak hemde annesini mutlu etmek isteyenleri bekliyor.